ÇALIŞMA HAYATINDA TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ

Print Friendly, PDF & Email

Lütfi İNCİROGLU

Çalışma Genel Müdür Yardımcısı

 

ÇALIŞMA HAYATINDA TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ

 

 

Toplumsal cinsiyet eşitliği, genel olarak kadınların ve erkeklerin toplumsal yaşamın her alanına eşit katılımını ifade eder. Başka bir anlatımla kadın ve erkeklerin eşit hak, imkânlara sahip oldukları durumdur. Toplumsal cinsiyet eşitliği, kadınların ve erkeklerin aynı oldukları anlamına gelmez, ancak eşit değerde olduklarını ve eşit şekilde muamele görmeleri gerektiğini belirtir.

İşyerinde toplumsal cinsiyet eşitliği, kadın ve erkek çalışanlara her durumda eşit muamele edilmesi ve ayrımcılık yapılmaması anlamına gelir. Eşitlik; kadın-erkek her bireyin ekonomik, sosyal ve siyasal her alanda aynı imkânlara sahip olması demektir. Eşit imkânlardan anlaşılması gereken de işyerinde ırk, renk, yaş, cinsiyet, ulusal köken, din veya zihinsel ya da fiziksel bir engele dayalı olarak ayrımcılık yapılmamasıdır. Cinsiyet eşitliğinin sağlanması öncelikle işverenin sorumluluğudur. Ancak çalışan her kişi toplumsal cinsiyet eşitliğine katkıda bulunmakla da yükümlüdür.

Bilindiği üzere kadınlar ve erkekler arasındaki eşitlik demokratik toplumların temel ilkesidir. Birleşmiş Milletler toplumsal cinsiyet eşitliğini insan hakkı olarak ele alır. Ancak buna rağmen dünyanın birçok gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerinde kadınlar ve erkekler arasında eşitsizlikler var olmaya devam etmektedir. Aslında toplumsal cinsiyet eşitliği sadece kadınlarla ilgili bir konu da değildir.

Türkiye’de uzun bir geçmişi olan toplumsal cinsiyet eşitliğinin son yıllarda yasal çerçevesi genişletilmiş ve kadınların toplumdaki rolünü güçlendirmeyi hedefleyen devlet politikaları yaygınlaştırılmıştır. Bu kapsamda başta Anayasa’da olmak üzere Türk Ceza Kanunu’nda, Türk Medeni Kanunu’nda ve İş Kanunu’nda pek çok düzenleme gerçekleştirilmiştir. Bununla birlikte yürürlüğe giren yönetmelik ve genelgelerle bu düzenlemelerin uygulamaya yansıması için tedbirler alınmıştır.

Bununla birlikte 2007-2013 dönemini kapsayan Dokuzuncu Kalkınma Planı, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi, AB Müktesebatı ve Milenyum Kalkınma Hedefleri gibi üst politika belgelerinde toplumsal cinsiyet eşitliğinin geliştirilmesine dair düzenlemeler de yapılmıştır.

Çalışma hayatında yaşanan en önemli eşitsizlik, kadınlar ve erkekler arasındaki ücret farklarıdır. Genellikle kadınlar kendileriyle aynı işi yapan erkeklerden daha az ücret almaktadırlar. Cinsiyetlere göre ücret farkı, ekonomi içerisinde bir bütün olarak kadınların ve erkeklerin saatlik kazançları arasındaki ortalama fark olarak tanımlanmaktadır ve uygulamada özellikle kadınları etkileyen ayrımcılığı yansıtmaktadır. Türkiye’de cinsiyetlere göre ücret farkı Avrupa ülkelerindekinden daha azdır. Örneğin AB’de kadın ve erkeklerin elde ettikleri gelirler arasındaki ortalama fark %17.6 iken,  Hollanda’da %25, Almanya’da % 23, Avusturya’da ise % 21 düzeyindedir. Oysa yapılan araştırmalar kadın ve erkeklerin eşit kazançla istihdam edildiği cinsiyet açısından dengeli bir işgücü piyasasında, ülkelerin gayri safi milli hâsılalarını kayda değer bir şekilde yükselttiklerini ortaya koymaktadır.

Kadınların istihdamı, ekonomik bağımsızlığa kavuşmalarının ve toplumda kadın ve erkek arasında daha fazla eşitlik sağlanmasının anahtarıdır. Kadın istihdamı konusunda en ileri göstergelere sahip Kuzey Avrupa ülkeleri kısmen dışarıda bırakılırsa, tüm gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde bu alanda önemli sıkıntılar yaşanmaktadır. Bahse konu sıkıntılar, ülkelerin tarihsel, kültürel, sosyal, ekonomik nesnelliklerine göre farklılaşmaktadır. Örneğin Türkiye’de kadınların eğitim düzeyinde ve işgücüne katılımında ciddi eksikliklerimiz bulunurken İtalya’da iyi eğitimli kadınların erkeklerle eşit imkânlara sahip olmamaları, Almanya’da kadınların yönetici pozisyonlarında yeterince yer bulamamaları gibi öncelikli sorunlar bulunmaktadır. Farklılaşan sorun başlıklarının yanı sıra ortak sorun alanları da bulunmaktadır. Örneğin, bakım hizmetlerinin yetersizliği, eğitimde ve istihdamda cinsiyet temelli ayrışma farklı düzeylerde de olsa söz konusu kategorideki ülkeler açısından ortak sorun alanlarıdır.

Anne olan kadınların işgücü piyasasına girebilmesi için iş – yaşam dengesinin sağlanmasına yönelik çalışmalar gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde artarak devam etmektedir. Kadınların iş-yaşam dengesini sağlayabilmek için iş hayatından fedakârlık etmek zorunda oldukları yadsınamaz bir gerçektir. Bu kapsamda birçok gelişmiş ülke doğum oranlarının ve kadın istihdamının arttırılabilmesi için çeşitli aile politikaları geliştirilmektedir. Örneğin Almanya’da çocuk sahibi olan kadınların iş hayatına girmelerini teşvik etmek için 3 yaş sonrası çocukların 2013 yılından itibaren kreş hizmetlerinden ücretsiz olarak yararlandırılması öngörülmüştür.

Ancak, öngörülen bu politikaların da bazı açmazları ve çelişkileri olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bir taraftan kadının istihdamının arttırılmasına çalışılırken bir taraftan da çocuk-yaşlı bakımının geliştirilmesine, doğum oranlarının yükseltilmesinin hedeflenmesi bir çelişki olarak ortaya çıkmaktadır. Bu çelişki, kadınları kısmi süreli çalışmaya yönelttiği gibi daha düşük nitelikteki işlerde ve daha düşük ücretle çalışmalarına yol açmaktadır.

 

Bununla birlikte, kadınların artan eğitim seviyelerine bağlı olarak yakın dönemde tam zamanlı işlerde ve yönetici pozisyonlarında daha fazla yer almaları beklenmektedir. Kadınların artan iş potansiyelinin istihdam piyasasına aktarılması için geliştirilen politikalar tek başına iş-yaşam dengesini sağlamak için yeterli olmamaktadır. Çalışma hayatında faal bir şekilde yer alan kadınlarda doğum oranının düşük olması nüfusun hızla yaşlanmasına neden olmaktadır. Bu durum da sigorta sistemine dâhil olan genç nüfusun azalmasına dolayısıyla aktif/pasif oranının olumsuz etkilenmesine yol açmaktadır. Bir yandan doğum oranlarının arttırılmasına çalışılırken diğer yandan da kadınların daha uzun süreli çalışmalarını sağlamayı hedefleyen düzenleme ve uygulamaların henüz amacına ulaştığı söylenemez. İş ve aile hayatının uzlaştırılması (iş-yaşam dengesi) toplumsal cinsiyet eşitliği için esas olmakla birlikte kadınların evle ilgili sorumluluklarının da mutlaka dengelenmesi gerekmektedir.

 

Türkiye’de işgücü piyasasında toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılık birçok nedenden kaynaklanmaktadır. Bu ayrımcılık, ayrımcılık karşıtı mevzuat, olumlu eylem ve eşit istihdam imkânına yönelik stratejilerle ortadan kaldırılabilir. Kadın istihdamının desteklenmesi, yalnızca bir istihdam oranı meselesi değildir. Aynı zamanda eğitim, istihdam kalitesi, bakım ve ev işlerinin paylaşılmasını da içerir.

 

İşyerinde toplumsal cinsiyet eşitliğinin geliştirilmesi için, kadın ve erkeklere aynı kariyer imkânlarının sunulması, çalışma koşullarının eşit olarak geliştirilmesi, eşit iş için eşit ücretin verilmesi, eşit sosyal güvenlik koşullarının sağlanması ve toplumsal cinsiyet ayrımcılığından kaçınılması gerekmektedir.

 

Yazar | 2017-10-11T11:29:42+00:00 11 Ekim 2017|Kategoriler: Makaleler|0 Yorum

Bir Cevap Yazın